Biliyorsunuz, Diyanet İşleri Başkanlığı 2 hafta önceki cuma hutbesinde, zina(evlilik dışı ilişki) ile eşcinselliğin hastalıkları beraberinde getirdiğini, nesli çürüttüğünü ve bu “kötülüklere” karşı toplumun mücadele etmesi gerektiğini ifade etti. Sonrasında da, bu açıklama karşısında “kınama” açıklaması yayınlayan Ankara Barosu ile Diyarbakır Barosu hakkında soruşturma başlatıldı. Baroların yaptığı kınama açıklamaları da, “konunun hukuku ilgilendirmediği” iddiasıyla kimi kişilerce eleştiriye tabi tutuldu.

Şimdi laiklik, hukuk ve insan hakları ışığında değerlendirelim meseleyi.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti yürürlükte olan Anayasa(madde 2) uyarınca Laik Hukuk Devletidir. Başka deyişle, dinsel hüküm ya da referanslarla “yönetilen” bir devlet değildir. Anayasa’nın 24/5 maddesinde, devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzeninin kısmen de olsa din kurallarına dayandırılamayacağı hükme bağlanmıştır. Buradan çıkan ve herkesi bağlayan önemli sonuç şudur: Herhangi bir dinin hükümleriyle devletin hukuk kuralları çatıştığında esas alınıp uygulanacak olan yasalarda yazılı hukuk kurallarıdır. Laik Hukuk Devleti olmanın zorunlu bir gereğidir bu.

Sözgelimi, Kuran’ı Kerim’de hırsızlık suçunun cezai karşılığı olarak hırsızlık yapanın elinin kesilmesi öngörülmüştür. Buna karşılık Türk Ceza Kanunun da ise hırsızlık suçunun yaptırımı hapis cezasıdır. Gene Kuran’ı Kerim’de evlilik dışı ilişki(zina) suç olarak kabul edilip karşılığında değnekle vurma cezası öngörülürken, yürürlükte olan Türk Ceza Kanununda ise bir suç olarak kabul edilmemiştir. Öte yandan, Kuran’ı Kerim’de kadının erkeğe kıyasla yarı oranında miras payı alacağı mevcutken, Türk Medeni Kanunu uyarınca kadın ile erkeğin miras payı eşittir. Şunu da vurgulamak gerekir ki, Kutsal Kitaplarda bazı suçların karşılığında bedensel cezalar öngörülürken, insan haklarının bugün geldiği düzey bağlamında kişilere bedensel ceza verilmesi yasaktır. Görüldüğü üzere bazı konularda dinsel hükümler ile hukuk kuralları arasında açık çatışma söz konusu olabilmektedir. İnsan Haklarına Saygılı Hukuk Devletinde böylesi çatışma hallerinde hukuk kurallarının uygulanacağı tartışmasızdır.

Kanımca tartışılan meselenin özü bu noktadır.

Öte yandan, yürürlükte olan hukuk düzenimiz cinsel yönelimi farklı olan vatandaşlarımızı da koruma altına almıştır. Böylece cinsel yönelimi farklı olan kimselere karşı ayrımcılık yapılması hukuk düzenimizce kabul edilemez. Tarafı olduğumuz İstanbul Sözleşmesi’nin “Temel haklar, eşitlik ve ayrımcılık yapılmaması” başlıklı 4/3 maddesi bu hususu açıkça düzenlemiştir. Öte taraftan, herkes için bağlayıcı nitelik taşıyan Anayasa Mahkemesi’nin kararlarında da, cinsel yönelim, özel yaşam hakkının bir parçası olarak kabul edilmiştir. Başka deyişle, AYM kararları uyarınca, cinsel yönelimi farklı olan kimselere kamu makamlarının farklı muamele sergilemeleri ayrımcılık yasağının ihlalini teşkil edebilecektir. Diğer taraftan, Anayasa madde 90 uyarınca kanunlarımızın da üstünde olan ve bağlayıcı nitelik taşıyan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarına göre de, cinsel yönelim özel yaşama saygı hakkının bir parçası niteliğindedir. Böylece cinsel yönelimi farklı olan kimselere yönelik farklı/eşitsiz muameleler ayrımcılık yasağının ihlali sonucunu doğuracaktır. Örneğin AİHM, VEJDELAND VE DİĞERLERİ- İSVEÇ KARARINDA, eşcinselleri kötüleyen ve onlara dönük ayrımcılık içeren broşürleri dağıtan, bundan dolayı da İsveç Mahkemelerinin kararı doğrultusunda okullarından uzaklaştırılan öğrencilerin broşürdeki ifadelerinin ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemeyeceğini ve nefret söylemi unsuru içerdiğini hükme bağlamıştır.

Türkiye Cumhuriyeti, Anayasası( madde 2) uyarınca, insan haklarına saygılı bir devlettir. Özel yaşama saygı hakkı da Anayasa tarafından(madde 20) güvence altına alınmış bir insan hakkıdır. Yukarıda bahsedildiği üzere, eşcinsellik de özel yaşamın bir parçasıdır. Dolayısıyla, farklı cinsel yönelimi olan kimselere yönelik mücadele edilmesi çağrısı yapan, böylece ayrımcılık içeren ve nefret unsuru taşıyan ifadelerin insan haklarına aykırı olduğu açıktır. Oysa devletin özel yaşama keyfi olarak müdahale etmeme yönünde negatif bir yükümlülüğü olduğu gibi, aynı zamanda özel yaşamı korumak yönünde pozitif bir yükümlüğü de söz konusudur. Açıktır ki, devletin bu yükümlülüğü yerine getirmemesi insan haklarına saygı duyulmadığı sonucunu doğuracaktır.

Diğer yandan Barolar ise, Avukatlık Kanunun 76. maddesi uyarınca “insan haklarını korumak ve savunmakla” görevli kamu kurumu niteliğinde meslek kuruluşlarıdır. Dolayısıyla, soruşturmaya maruz kalan Ankara Barosu ile Diyarbakır Barosunun Diyanet İşleri Başkanlığının insan haklarına aykırı olan ifadeleri karşısında açıklama yayınlamaları görevlerinin doğal bir sonucudur. Böylece, hukukla da doğrudan ilgilidir. Buna karşılık ise, kanundan kaynaklanan görevlerini yerine getiren ve insan haklarına saygılı bir devlet olduğumuzu hatırlatan barolar hakkında soruşturma açılması hukuken asla isabetli değildir.

Özetle Türkiye Cumhuriyetinin, yürürlükte olan kuralları gereğince, dinsel hükümlere dayalı bir devlet değil, insan haklarına saygılı laik bir hukuk devleti olduğu gerçeği karşısında, farklı cinsel yönelimi olan kimselere yönelik ayrımcılık içeren ifadelerin hukuken kabul edilemeyeceği tartışmasızdır.