Aslında, özelleştirmeler ve onun yarattığı yıkım ile ilgi yazacaktım bu hafta. Çünkü korona virüs vakası bağlamında, özelleştirmelerin yol açtığı yıkımı derinden hissetmekteyiz bugünlerde. Lakin; Batman ili ile Diyarbakır Silvan, Ergani, Eğil ve Lice ilçelerinin belediye başkanlarının görevden alınıp yerlerine kayyum atanması üzerine, Kürt meselesi üzerine yazmaktan alamadım kendimi. Basından takip ettiğim kadarıyla seçimden bu yana toplam 36 belediye başkanı görevden alınmış HDP’nin.

Bir devletin politikası hiç mi değişmez? Aynı yanlışları tekrarlayarak doğru sonuca ulaşacağınızı mı sanıyorsunuz? Bu politikalarla Kürtleri daha fazla dışladığınızın ve kopardığınızın farkında değil misiniz? İradesine saygı göstermediğiniz bir kimse veya topluluk size güven duyabilir mi?

Hemen belirteyim: HDP belediye başkanlarının görevden alınması halk iradesine saygı duymamaktır. Ve antidemokratik bir tutumdur bu. HDP’yi mi savunuyorum bu yaklaşımımla? Herhangi bir ideolojik yakınlığım yoktur HDP’ye. Üstelik emperyalizme, kapitalizme karşı tavır almayan hiçbir siyasi harekete yakınlık beslemem ben. Ama mesele bu değil ki zaten! Sorun Kürtlerin iradesinin yok sayılması. Yıllardır kimliği, dili inkâr edilen Kürt halkı hiçe sayma politikalarına maruz kalıyor gene. Nasıl mı?

1925’de yayınlanan ve uygulanmaya başlanan Şark Islahat Planı ile Doğu ve Güneydoğu illerimizde Türkçe dışındaki dillerin kullanımı(konuşulması) yasaklanmış ve anılan yasağa uymayanlar cezalandırılmışlardır. Dönem dönem devam etmiştir bu yasaklama politikaları. Açıkçası, 1960’lı yıllara değin “Kürt yoktur” devlet nezdinde. 1960’lı yıllarda yaşanan toplumsal uyanış ile solun yükselişe geçmesi doğu illerimize de yansımıştır doğal olarak. Bu dönemde siyaset sahnesinde etkinlik kazanan TİP(Türkiye İşçi Partisi) özellikle doğu illerimizde Kürt halkının yaşadığını, bunların Türk olmadığını, ayrı dilleri ve kültürleri bulunduğunu propaganda etmeye başlamıştır. Kürtlerin varlığını kabul eden bu politikasından dolayı da bölücülük yaptığı iddiasıyla 1971 muhtırası sonrası kapatılmıştır. 1980 darbesine değin Kürt kimliği ve dili üzerindeki yasaklar fiilen devam etmiştir. Israrla “Türkiye’de Kürt yoktur” politikası güdülmüş, Kürtler Türkleştirilmeye tabi kılınmıştır. 1980 darbesi sonrası, inkâr ve yasaklama politikası korkunç bir hal almıştır doğrusu. Nasıl mı?

1980 darbesi sonrası yayınlanan Genel Kurmay Başkanlığı yayınlarında; Kürtlerin aslında dağ Türkleri olduğu, bu dağ Türklerinin dağlık ve karlı yerlerde yürürken ayaklarının altında “kart-kurt sesleri çıkardığı, böylece Kürtlerin kökenin de bu olduğu şeklinde bilimdışı ve aşağılayıcı görüşler yer almıştır. Ayrıca, 22.10.1983 tarihinde resmi gazetede yayınlanan 2932 sayılı yasa ile Türkçe dışındaki ana dillerin konuşulması yasağı getirilmiştir. Düşünsenize; Kürt’sünüz ve ana yurdunuzda anadiliniz olan Kürtçeyi konuşmanız yasak! Ve bu resmi yasak 1991 yılına değin sürmüştür. Tabii, 1990’lı yıllar boyunca da fiilen devam etmiştir Kürt dili üzerindeki yasaklar. Duymuşsunuzdur veya okumuşsunuzdur; Kürtçe müzik yapmak ve dinlemek yasaktır 90’lı yıllar boyunca. Çarpıcı bir örnek vereyim: 1999 yılında Magazin Gazetecileri Derneğinin düzenlediği ödül gecesinde Ahmet Kaya da ödül almıştı. Ve bir konuşma yapmıştı Ahmet Kaya, bu ödül gecesinde. Şöyle demişti: Şu anda hazırladığım ve önümüzdeki günlerde yayımlayacağım albümde bir Kürtçe şarkı söyleyeceğim ve bu şarkıya bir klip çekeceğim. Aramızda bu klibi yayınlayacak yürekli televizyoncular olduğunu biliyorum, yayınlamazlarsa Türkiye halkıyla nasıl hesaplaşacaklarını bilmiyorum." Bilirsiniz, kıyamet kopmuştu sonrasında. Ne demekti; albümde Kürtçe şarkı söylenecekti ve üstüne bir de klip çekilecekti. Maazallah bölünebilirdi Türkiye! Vatanın bölünmez bütünlüğüne aykırı idi bu!

Öte taraftan, bazı antidemokratik yasa hükümleri de Demokles’in kılıcı gibi sallandırılmıştır, Kürt sorunu üzerine düşünen, yazan kimseler üzerinde. Nasıl mı? 1991 yılında kaldırılan eski Türk Ceza Kanununun(765 sayılı) 142/3 maddesi, “milli duyguları yok etmek veya zayıflatmak için her ne suretle olursa olsun propaganda yapmayı” suç olarak düzenlemişti. 1991 yılında yürürlüğe giren Terörle Mücadele Kanununun 8. maddesi de, “Hangi yöntem, maksat ve düşünce ile olursa olsun Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü hedef alan yazılı ve sözlü propagandayı” suç olarak düzenlemişti.(Zamanla madde hükmünde kimi değişiklikler yapılsa da uzun zaman belirsizliğini korumuştur bu madde) Bu iki yasa hükmü nedeniyle, “Kürt halkının var olduğu, Kürtlerin ayrı bir millet olduğu, Kürtlerin kimlik ve dil hakkının baskılandığı” türündeki düşüncelerini yazılı ve sözlü olarak ifade eden birçok kimse cezalandırılmış ve hapis yatmıştır. Açıkçası, Kürt sorununun dile getirilmesi ve tartışılması dahi bölücülük olarak damgalanmıştır ülkemizde.

Kuşkusuz, bugüne değin Kürt kimliği ve dili üzerindeki baskı ve yasaklara ilişkin örnekler çoğaltılabilir. Ama gerek yok. Bahsettiğim ve yıllardır uygulanan politikalarla şöyle bir algı yaratıldı Kürtlerde: Devlet benim kimliğimi yok sayıyor ve Türkleştirmeye çalışıyor beni. Uygulanan yanlış politikalar bu hissi uyandırmıştır Kürt halkında. Oysa Kürtlerin hemen hemen hepsi kendisini Türk olarak değil Kürt olarak hissetmektedir. Sosyolojik bir gerçektir bu. Bu gerçek dikkate alınmadan uygulanacak her politika doğruya değil yanlışa hizmet etmeye mahkûmdur. Acı olanı şudur: Devlet veya hükümetler, anılan yasaklama ve inkâr politikalarını bölünmez bütünlüğü koruma adına yapmışlardır güya. Oysa bu politikalar bölünmenin taşlarını döşemiştir hep. Başka deyişle, bölücü politikalardır bunlar. İşte, bu yoksa sayma politikası hâlâ devam etmektedir maalesef. Düşünsenize; bir partiye oy veriyorsunuz, o parti oldukça yüksek bir oyla belediye başkanlığını kazanıyor, sonra da o belediye başkanı görevden alınıyor, yerine kayyum atanıyor. Bu, oy hakkının ve seçmen iradesinin çiğnenmesi değil midir? 31 Mart 2019 seçimleri sonrasında İstanbul’da yaşananları hatırlayın! Orada da seçmen iradesi AKP iktidarınca yok sayılmamış mıydı?

Velhasıl, belediye başkanlarını antidemokratik bir şekilde görevden alarak ülkenin bölünmez bütünlüğüne hizmet edemezsiniz. Tarihten hiç mi ders alınmaz! Kürt halkında “hâlâ iradem yok sayılıyor” algısını yaratmanın kime ne faydası var. Vazgeçilmelidir artık bu inatçı yanlış politikadan. AKP iktidarı tarafından yurttaşlık anlayışının bile etkisizleştirildiği(artık cemaatçilik var) koşullarda eşit yurttaşlık hakkını savunmak ödevdir. Bölünmez bütünlüğün koşuludur da bu.