Geçen hafta iki önemli yıldönümü vardı. Biri, Köy Enstitülerinin kuruluşu; diğeri de, Turgut Özal’ın ölümüydü. Ve iki yıldönümü de kimilerince anıldı. Köy Enstitüleri, Cumhuriyet Devriminin en önemli hamlelerinden olması nedeniyle yüzü aydınlanmaya dönük kimselerce saygı ve özlemle anıldı. Buna karşılık, Turgut Özal da, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ile İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu başta olmak üzere birçok kimse tarafından saygı ve övgüyle anıldı. Diyebilirsiniz ki, ne var bunda! Eğer ki, Köy Enstitülerini özlem ile anıyorsanız, Turgut Özal’ı övgü ile anamazsınız! Dahası, AKP ile mücadele ettiğinizi ileri sürüyorsanız asla yapamazsınız bunu. Ciddi tutarsızlıktır çünkü bu.
Nasıl mı? Şöyle başlayalım…
Köy Enstitüleri belirli koşulların ürünü olarak yaşama geçti, 1940 tarihinde. Yetiştirilecek olanlar köylü çocuklarıydı; ve gene köyleri aydınlatacaklardı bunlar. Bu amaçla, köyde yaşayan, köy yaşamının verdiği yetenek ve alışkanlıkları kaybetmemiş, ilkokulu bitirmiş ve 18 yaşını doldurmamış kişiler alınmıştı Enstitülere. Çok yönlü, uygulamaya dönük, yaratıcılığı esas alan bir eğitimden geçiyordu öğrenciler. Bugünkü ezberci ve sınava endeksli eğitim sistemi ile kıyaslandığında hayranlık uyandıran bir sistem işliyordu enstitülerde. Dünya klasiklerinin harıl harıl okunduğu bir sistemdi bu. Doğal olarak da bilinçlenmeye hizmet ediyordu enstitüler. Salt feodal sömürü değil, aynı zamanda bir bütün olarak insanın insanı sömürmesi olgusu karşısında bir bilinçlenmeydi bu. Kaçınılmaz olarak, başta büyük toprak sahipleri olmak üzere tüm sömürücü kesimleri rahatsız etti Köy Enstitüleri. Ve kararttılar Cumhuriyet’in bu değerli ışığını. Sömürülen sınıfın uyanmasından ve bilinçlenmesinden ödleri kopuyordu çünkü.
İlk, CHP iktidarı döneminde, 1947 yılında kapatıldı Köy Enstitüsü. İsmi Hasanoğlan Köy Enstitüsüydü. Hasan Ali Yücel’den sonra Milli Eğitim Bakanı yapılan Reşat Şemsettin Sirer kapatmıştı bu enstitüyü. Gerici bir kişilikti Bakan Sirer. 1951 yılında ise, karma eğitime son verildi enstitülerde. 1954 yılında da Demokrat Parti iktidarı tüm enstitüleri kapattı. Karanlıktan beslenenler çok sevindi bu işe. Mesela, başta Nakşibendiler olmak üzere tüm cemaatler bayram ettiler!
“Altyapı reformlarıyla birlikte yürümeyen ileri bir eğitim reformu engellenir. Eğitim, toplumsal gelişme bütününün bir parçasıdır. Öteki parçaları ortaçağda kalan bir toplumda, tek başına eğitim reformu yozlaşır, bozulur, kösteklenir.” diyor Server Tanilli, “Nasıl Bir Eğitim İstiyoruz” adlı kitabında. Nitekim dediği gibi de oldu Tanilli’nin. Köy Enstitüleri kösteklendi. Kaçınılmazdı bu! Çünkü kırsal kesimdeki mülkiyet ilişkilerine dokunmazsanız, başka deyişle büyük toprak sahiplerinin iktisadi ve siyasal nüfuzunu kıramazsanız, salt eğitim yoluyla aydınlatamazsınız köyleri. Daha doğrusu, dikilirler karşınıza ve izin vermezler buna. Vermediler de. Düşünsenize; 1940’ların sonuna gelindiğinde palazlanmış bir burjuva sınıfı vardı artık ülkemizde. Sömürü konusunda insanları uyandıran ve bilinçlendiren Köy Enstitülerine yaşam hakkı veririler miydi hiç? Köy Enstitüleri değil, İmam Hatipler geliyordu artık işlerine.
Köy Enstitüleri kapatılırken İmam Hatipler açılıyordu artık. Cumhuriyet ve laiklik düşmanı tarikatlar boy veriyordu devletin kanatları altında. Komünizm karşıtlığının doğal sonucuydu bu. Ülkemiz adım adım karartılıyordu. Nihayet 12 Eylül 1980’ne gelindi böylece. Karanlığın doruk noktasıydı bu tarih. Peki, 12 Eylül yönetiminin ekonomiden sorumlu Başbakan Yardımcısı kimdi bu dönemde?
Turgut Özal!
12 Eylül’ün özü olan 24 Ocak kararlarının alındığı dönemde ise Başbakanlık Müsteşarı idi Özal. Bilirsiniz, 24 Ocak kararları, uluslararası sermayenin programı idi. Kamu ekonomisini tasfiye etmek, kamu hizmetlerini özelleştirmek, işçi ücretlerini düşürmek, sendikalılık oranını azaltmak bu programın hedefleriydi hep. Neo-liberal politikalardı yani uygulanacak olan. İşte, bunun mimarıydı Özal. “Ben zenginleri severim” diye kendisi itiraf etmemiş miydi zaten? Büyük Zonguldak yürüyüşünde işçilerin, “Ankara şişmanı işçi düşmanı” şeklinde seslendikleri işçi düşmanı, Özal değil miydi? Tüccar siyaset anlamında AKP’nin öncülü olan ve “köprüleri satacağım” diyen kişi de Özal’dı.
Öte yandan bir Nakşibendi idi Turgut Özal. Onun döneminde hem iktisadi anlamda(Anadolu sermayesi) hem de devlet katında epeyce güçlendi cemaatler. Dahası da var: Turgut Özal’ın başbakanlığı döneminde 90 tane İmam Hatip açıldı. Erdoğan, Demirel ve Erbakan dönemlerinden sonra en fazla İmam Hatip, Özal’ın Başbakanlığı döneminde açılmıştır.
Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Turgut Özal; gerici politikalar, piyasacılık ve hukuk tanımazlık başlıklarında Tayyip Erdoğan’ın öncülüdür. Başka deyişle, AKP iktidarı, mirasçısıdır Özal’ın. Başta Erdoğan olmak üzere, ileri gelen AKP’liler bunu hep ifade etmişlerdir zaten.
Velhasıl, Özal övgüyle anılacak bir siyasetçi değildir! Emekten yana olanların, laik cumhuriyet taraftarlarının “anacağı” bir kişi asla değildir. Dahası, AKP iktidarına karşı mücadele ettiğinizi ve onun alternatifi olduğunuzu ileri sürüyorsanız, Özal’ın politikalarına reddiye çıkarmanız zorunludur. Aksi halde, “AKP’siz AKP Rejimi” kurmak istediğiniz sonucu çıkar buradan. Yoksa, sahiden bunu mu istiyorsunuz?