İki hafta önceki https://www.kent09.com.tr/turkiyede-laiklik-ve-evrimi/ yazımda AKP’nin, iktidar olduğu dönem boyunca, yaralı olan laiklik ilkesine öldüresiye saldırdığını ve onu öldürdüğünü ifade etmiştim. Peki, nasıl oldu bu süreç? Ve tekrar nasıl kazanabiliriz laikliği?

Laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu 2008 yılında Anayasa Mahkemesi kararıyla saptanan AKP, neo-liberal politikaları pervasızca uyguladı iktidarı boyunca. Tüm kamu birikimini “babalar gibi satan” bir anlayış egemen kılındı. Bu yağmacı, özelleştirmeci anlayışa gerici uygulamalar eşlik etti doğal olarak. Çünkü uygulanan yağmacı politikalar karşısında oluşacak hoşnutsuzluğu kontrol altına almak ihtiyaçtı. Böylece toplumu dinselleştirme uygulamasına hız verildi. Sermayenin mutlak egemen olduğu, emeğin haklarına pervasızca saldırıldığı koşullarda laiklik ayakta kalamazdı zaten. Uyumsuzluk vardı laiklik ilkesi ile uygulanan neo-liberal politikalar arasında. Öte yandan AKP iktidarı tarikatlar olmadan devleti yönetemezdi. Başka deyişle tarikatlarla koalisyon halinde yönettiler devleti. Vaktiyle Fettullah Gülen tarikatıydı bu. Şimdi başkaları…

Neler mi yaptılar laikliği öldürürken? Başlıcalarını sayalım: 4+4+4 yasasıyla eğitimi hızla dinselleştirdiler. İmam hatiplerin sayısını akıl almaz derecede artırdılar. Milli Eğitim Bakanlığı başta olmak üzere devletin tüm önemli kurumlarını tarikatların cirit attığı yerler haline getirdiler. Kamusal olan eğitim faaliyetini protokollerle cemaatlere devrettiler. Diyanet İşleri Başkanlığını akıl almaz bütçesiyle apaçık laiklik karşıtı bir kuruma dönüştürdüler. Devlet katında yükselebilmenin ölçütünü liyakat olmaktan çıkarıp cemaatlere mensup ya da yakın olmaya bağladılar. Siyasal yaşamda dinsel söylem ve simgelerin kullanımını sıradanlaştırdılar. Laiklik onlar için yok hükmündeydi artık. Laikliği umursamadıklarına dair çarpıcı bir örnek verelim: Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Diyanet İşleri Başkanlığının düzenlediği 6. Din Şurası’nda, “İslam bize göre değil, biz İslam’a göre hareket edeceğiz.” diyerek siyasal yaşamda laikliği değil, İslam dinini referans aldıklarını açıkça ortaya koymuştur. Dahası var kuşkusuz...

Gelinen noktada, her ne kadar Anayasa’da laik devlet yazıyor olsa da, gerçekte Türkiye Cumhuriyeti’nin laik bir devlet olduğundan bahsedilemez artık. Laiklik tekrar kazanılması ve yeniden inşa edilmesi gereken bir mücadele gündemidir önümüzde. Laik devlette yaşıyormuşuz gibi davranmak fena bir yanılsamadır. Bu nedenle laiklik mücadelesi gerekli ve elzemdir. Öte yandan, laikliğin yitip gitmesine neden olan koşulları ve olguları dikkate almadan laiklik mücadelesi verilemeyeceği de unutulmamalıdır. “Tarikatlar toplumsal yaşamda var olabilirler ama devlet katlarına yerleşmemelidirler” anlayışı hızlıca terk edilmelidir. Bu anlayışın laikliğin yitimindeki payı yadsınamaz. Bu nedenle tarikatların toplumsal yaşamdan da tasfiye edilmesi yönünde bir talebin yükseltilmesi önemlidir. Açıkçası, laik bir devlette tarikatlara saygılı olunamaz! Tarikatların toplumsal yaşamda güçlenmelerini sağlayan kaynakları kurutmak zorunludur bu noktada. Yurttaşların yoksul, güvencesiz, çaresiz olduğu şartlarda boy atmaktadır tarikatlar. Eğitimin paralı olduğu ve öğrencilerin barınacak ev ya da yurt bulamadıkları koşullarda tarikatların ağına düştüğünü biliyoruz hepimiz. Bu nedenle, tümüyle kamusal ve ücretsiz eğitim olmazsa olmazımız olmalıdır. Özelleştirmeciliğin kutsandığı, neo-liberal politikaların egemen kılındığı, toplumsal yararın değil de şirketlerin çıkarlarının üstün kılındığı bir zeminde laiklik mücadelesi verilemez. Başka deyişle, sosyal ve ekonomik eşitsizlikleri dikkate almadan yürütülemez laiklik mücadelesi. Böylece, kamucu ve planlı bir ekonomi yaratmak zorunludur laikliği tekrar kazanmak için.

Ya emperyalizm olgusu? Tarikatları yıllarca besleyen, destekleyen emperyalizm değil mi? Emperyalizme karşı açık ve tutarlı mücadele verilmeden laikliği tekrar kazanamayız. Başka deyişle, gericiliğe karşı mücadele ile emperyalizme karşı mücadele iç içedir. Örneğin, NATO’dan çıkmadan ülkemizdeki tarikatları tasfiye etme imkânımız yoktur. Tartışma götürmeyecek açık bir olgudur bu. Öte yandan, şu husus da önemlidir: Siyasal yaşamda, dinci gericiliğe karşı dinsel söylemlere ya da referanslara başvurularak mücadele verilemez. Dinci gericiliğin etkisindeki yurttaşlara seslenmek ve onları kazanmak amacıyla yapıldığı söylenen bu yaklaşım düpedüz popülizmdir. Dahası laiklik ilkesine karşı olduğu gibi dinci gericiliği de meşrulaştıran bir olgudur bu. Velhasıl, bu anlayış terk edilmeden laiklik mücadelesi samimi olamaz.
Özetle laikliği nasıl kaybettiğimizi bilince çıkarmak zorundayız. Tabii ki hangi düzende laikliğin tekrar kazanılabileceğini de. Laikliğin başka ve yeni bir düzene ihtiyaç duyduğu gün gibi açıktır artık.
Barış Terkoğlu’nun isabetli sözüyle bitirelim: “Eşitsiz düzende laiklik olur mu?”